FELSEFE - KÖŞEDEKİ GÖLGE - Blogcu



dostlukla dost olan.jpg
Radyo 5nci Mevsime Hoş Geldiniz
KÖŞEDEKİ GÖLGE HAZANBEY
KÖŞELERDE BİR GÖLGE OLMAK iÇİN HER ZAMAN BİR IŞIĞA İHTİYAÇ YOKTUR; SONRADAN SÖNDÜRÜLMÜŞ OLSA DA; VE HATTA GÜNEŞE BİLE..
KÖŞEDEKİ GÖLGE HAZANBEY
radyo kosedekigolge
DÜNYANIN NERESİNDE OLURSA OLSUN TÜRK DÜŞMANLIĞINA VE TÜRK DÜŞMANLARINA ve AŞKA İAHANET EDEN YALANCILARA LANET OLSUN
Köşedeki Gölge HazaNBey
Köşedeki Gölge HazaNBey
Köşedeki Gölge HazaNBey
Köşedeki Gölge HazaNBey

Google


İSKENDERUN 3 GÜNLÜK HAVA

İskenderun 3 Günlük Hava Durumu
Köşedekigölge Hazanbey


KÖŞEDEKİ GÖLGE HAZANBEY BLOG 'U

  Çocuklarınız Sizin Çocuklarınız Değil   
Gibran Khalil Gibran bin Mikhael bin Saâd/ بن ميخائيل بن سعد,  / ܟ݂ܠܝܠ ܔܒܪܢ
 
 


Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez,dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız,çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
 
...///

 
 Şair, filozof ve sanatçı Halil Cibran,
birçok kâhinin doğum yeri olan
Lübnan Bechari'de 1883 yılında doğdu.
12 yaşında iken ailesi ile birlikte Amerika'ya göç etti.
orta ve lise öğrenimini Boston'da tamamladı. Daha sonra ısrarı üzerine ailesi tarafından Beyrut'taki El-Hikmet medresesi'ne gönderildi.
Yüksek öğrenimini burada bitiren Cibran,
1902'de bir daha dönmemecesine anayurdundan ayrıldı.
 
1902-1908 yılları arasında resim yaparak geçimini sağladı.
 
1908'de Paris'e giderek güzel sanatlar akademisi'ne yazıldı.
3 yıl süreyle çağının en büyük heykeltraşı Auguste Rodin'den ders aldı.
 
1911'de yeniden amerika'ya döndü.
 
1918'de ilk kitabı"the madman deli"yayınlandı.
 
1923'de "the prophet-ermiş" basıldı. Bu kitabıyla adı bütün dünyaya yayıldı.
 
"jesus, the son of man - insanın oğlu isa" ve "the earth gods-yeryüzü tanrıları"
adlı kitaplarıyla bu başarısını pekiştirdi.
 
Şiirleri 20'den fazla dile çevrilmiş,
çizimleri ve tabloları dünyanın en büyük kentlerinde sergilenmiştir.
Hayatının son 20 yılını geçirdiği Amerika Birleşik Devleti'nde
İngilizce yazmaya başlamıştır...
 
1931 yılında Newyork 'daki küçük bir çatı katında
yoksulluktan ve birbiri ardısıra gelen hastalıklardan
kurtulamayarak öldüğünde 48 yaşındaydı.




 
 
bize vermekten bahset


"sahip olduklarinizdan verdiginizde,
çok az sey vermis olursunuz;


gerçek veris, kendinizden vermektir.


çünkü sahip olduklariniz, yarin ihtiyaciniz olabilir
diye saklayip korudugunuz seylerden ibaret degil mi?


ve yarin, kutsal sehre giden hacilari takip ederken, kemiklerini,
iz birakmayan kumlara gömen fazla uyanik bir köpege ne getirebilir?


ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan baska birsey degil midir?


kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?


çok fazla seye sahip olup, çok az verenler, bunu
gösteris isteyen gizli arzulari için yaparlar,
ki bu da armaganlarini yararsiz kilar.


ve bazilari vardir ki, çok az seye sahiptirler ve hepsini verirler.
bunlar hayata ve hayatin definesine inananlardir,
ve kasalari hiç bos kalmaz.


bazilari sevinçle verirler, bu sevinç onlarin ödülüdür.


bazilari ise istirap içinde verirler ve bu aci onlarin vaftizidir.


ve bazilari vardir ki, ne vermenin acisini hissederler,
ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düsüncesi tasirlar;


onlar, su vadideki mersin agacinin kokusunu salisi gibi verirler.


böyle kisilerin ellerinde tanri dile gelir ve
onlarin gözlerinden tanri, dünyaya gülümser.


istendigi zaman vermek güzel bir davranis olabilir; fakat
istenmeden, ihtiyaci hissederek vermek çok daha anlamlidir.


ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veris olayindan daha fazla sevinç getirir.


vermekten alikoyacaginiz herhangi bir sey olabilir mi?


sahip oldugunuz her sey bir gün verilecektir.


öyleyse simdi verin ve vermenin hazzini
mirasçilariniz degil siz yasayin..


çogunlukla söyle dersiniz:
'verecegim, ama hak edeni bulabilirsem.'


ne koruluktaki meyve agaçlari böyle düsünür,
ne de çayirdaki sürüler.


onlar, saklandiginda çürüyecek olani, yasayabilsin diye verirler.


herhalde kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden
bir kisi, sizden gelebilecek seyleri de hak eder.


ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmis bir insan,
sizin küçük irmaginizdan da bir bardak su alabilir.


faydasindan öte, kabul etmenin gerektirdigi cesaretten ve
güvenden daha büyük bir deger var midir?


ve siz kim oluyorsunuz da, onlarin gögüslerini yirtarak
gururlarini korunmasizca ortaya seriyor, sonra da
onlarin degerlerini örtüsüz ve gururlarini
utanmasiz olarak degerlendiriyorsunuz?


önce kendinizi vermeye hak kazanmis ve
verme olayinda bir araci olarak görün.


çünkü gerçekte herseyi veren hayattir
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediginizde,
sadece bir tanik oldugunuzu unutuyorsunuz.


ve siz alicilar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize
ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi tasimayin.


bunun yerine, armaganlari kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;


çünkü borcunuzu gereginden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babasi evren olan cömertlik olgusundan
süphe etmek demektir..."



 
 
aforizmalarından seçmeler


 
1
yalnızca bir kez naçar kaldım:
'sen kimsin?' diye soranın karşısında.
---
inci
kum tanesinin etrafına
ızdırabın ördüğü mabeddir.
nedir
bedenlerimizi oluşturan özlem
ve nedir
etrafına inşa edilen taneler?
---
bir tür kavuşmadır hatırlayış.
unutuş, bir tür özgürlük.
---
bana
kulak ver
sana ses vereyim.
---
bir çok öğreti pencere camı gibidir.
hakikate oradan bakarız;
ama bizi hakikatten ayırır.
---
kadın
yüzünü tebessümle peçeleyebilir.
---
ağzın yemekle doluyken
nasıl
şarkı söyleyebilirsin?
elin altınla doluyken
nasıl
dua için açabilirsin?
---
bir şeyi elde etmek istiyorsan
onu kendin için isteme!
---
aşk,
aşık ile kadına aşık olur:
biri hayalinin yarattığı,
diğeri henüz doğmamış olan.
---
iki sevgili
birbirlerinden çok, aralarındakini kucaklar.
---
sırtını güneşe çevirirsen
gölgenden gayrı bir şey göremezsin.
---
beni aldattıklarını anlamadığımı
zannedenlerle dalga geçmek için
insanların beni oyuna getirip aldatmalarından
hoşlanmam biraz tuhaf değil mi?
---
kendini tanıdığın ölçüde
başkalarını yargılayabilirsin.
de bana
hangimiz günahkar,
hangimiz masum?
---
beşeri kanunları yalnızca iki kişi çiğner:
deli ve dâhi.
bu ikisidir
allah'ın kalbine en yakın insan.
---
gözlerindeki öfkeli bakışlarını
dudaklarındaki tebessüm yamasıyla
örtmeye çabalayan kimse
ne kadar da budala!
---
başkalarının yanlışının farkına varmaktan
daha büyük bir hata var mı?
---
bin sene önce komşum bana
' elemden gayrı bir şey olmadığı için
hayattan nefret ediyorum'
demişti.
dün mezarına uğradım.
hayat
kabri üzerinde raksediyordu.
---
ölüm
yaşlıya memedeki çocuktan daha yakın değildir.
hayat da öyle!
---
kök,
şöhreti küçümseyen çiçektir.
---
hayatın bütün sırlarını çözdüğün vakit
ölümü arzularsın.
çünkü o da
hayatın sırlarından biridir.
---
sen iki kişisin:
biri karanlıkta uyanık,
diğeri aydınlıkta uyuyan.
---
kalplerimizin sırlarını
ancak
kalpleri sırlarla dolu olanlar
kavrar.
---
bugünün en acı hüznü
dünün sevinçlerinin yadedilmesidir.
---
kaplumbağalar
yollar hakkında
tavşanlardan daha bilgilidirler.
----
hiç kuşkusuz
tuzda garip kutsal bir şey var.
hem gözyaşlarımızda var
hem de denizde.




 

ERMİŞ


Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al Mustafa,
tam oniki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp
kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi.
Ve onikinci yılda, hasat ayı olan Ielool'un yedinci gününde,
şehir duvarlarından uzak bir tepeye tırmandı, denize doğru baktı
ve gemisinin sisle beraber gelişini seyretti.
O anda kalbinin kapıları açıldı ve sevinci denize doğru uzandı.
Ve gözlerini kapadı, ruhunun sessizliğinde dua etti.
Tepeden inerken bir hüzün hissetti ve kalbinde şöyle düşündü:
"Nasıl huzur içinde ve üzülmeden gidebilirim?
Hayır, ruhum yara almadan bu şehri terketmeliyim..
Duvarlar arasında acı dolu geçen uzun günler,
yalnızlık içinde uzun geceler; kim acıdan ve
yalnızlıktan pişmanlık duymadan buradan kopabilir?
Bu caddelere ruhumdan o kadar çok parça saçtım ki,
özlemimin o kadar çok çocuğu bu tepelerde çıplak dolaştı ki,
sıkıntı ve ıstırap çekmeden onlardan kendimi ayıramam..
Bugün üstümden çıkardığım bir giysi değil,
kendi ellerimle yırttığım derim, kabuğum..
Geride bıraktığım bir düşünce değil,
açlık ve susuzlukla tatlandırılmış bir gönül...
Yine de daha fazla oyalanamam...
Her şeyi kendine çeken deniz beni de çağırıyor;
yola çıkmalıyım...
Çünkü kalmak, saatler geceyle yanarken,
donmak, kristalleşmek ve bir kalıba dökülmek demek...
Buradaki her şeyi memnuniyetle yanıma alırdım, ama nasıl?
Bir ses, dili ve ona kanat olan dudakları taşıyamaz.
Boşluğu yalnız başına aramalı...
Ve kartal, tek başına,
yuvasını taşımadan Güneş'e uçmalı..."
Tepenin yamacına eriştiğinde tekrar denize döndü
ve baş tarafında kendi yöresinden gemicileri barındıran
gemisinin limana yanaştığını gördü.
Ruhundan kopan sözlerle onlara seslendi:
"Kadim annemin oğulları, med-cezir süvarileri...
Ne kadar sık benim rüyalarıma yelken açtınız.
Şimdi benim uyanışıma geldiniz,
ki bu benim en derin rüyam olmalı...
Gitmeye hazırım ve şevkimin yelkenleri rüzgarı bekliyor.
Bu durgun havadan sadece bir nefes daha alacağım,
sadece bir bakış daha geriye, sevgi dolu...
Ve sonra aranızda yerimi alacağım,
gemiciler arasında bir deniz yolcusu olarak ben...
Ve sen, engin deniz, uyuyan anne,
nehrin, ırmağın özgürlüğü...
Bu nehir sadece bir kıvrım daha yapacak,
bu arazide bir kere daha çağıldayacak...
Ve ben sana geleceğim,
sınırsız okyanusa sınırsız bir damla..."
Yürürken, uzaktaki tarlalardan, bağlardan,
erkeklerin ve kadınların
şehir kapılarına doğru koşuştuklarını gördü.
Birbirlerine geminin gelişinden bahsettiklerini
ve kendi adını çağırdıklarını duydu.
Şöyle düşündü:
"Ayrılık günü, aynı zamanda toplanma günü mü olacak?
Benim akşamımın aslında şafağım olduğu söylenecek mi?
Sabanını tarlanın ortasında bırakana,
üzüm cenderesinin çarkını durdurana
ben ne verebilirim?
Kalbim meyveyle yüklü bir ağaca dönüşse de
derleyip onlara sunabilsem..
İştiyakım bir pınar gibi aksa da kaplarını doldurabilsem...
Bir yücenin elinin dokunmasını bekliyen bir harp mı,
yoksa nefesinin içimden geçeceği bir flüt müyüm?
Sessizliğin arayıcısı olan ben, sessizlik içinde
başkalarına güvenle dağıtabileceğim
nasıl bir hazine buldum?
Eğer bugün hasat günüyse,hangi tarlalara
ve hangi anımsanmayan mevsimlerde
tohumları ekmiş olabilirim?
Ve eğer fenerimi yükselteceğim saat gelmişse,
içinde yanan benim alevim olmayacak...
Kendimi bomboş ve karanlık hissederek
fenerimi kaldıracağım...
Ve gecenin bekçisi fenerimin içine yağı koyacak;
onu yakacak da..."
Bunlar kelimelere dökülenlerdi.
Fakat kalbindeki pek çok şey, söylenmemiş olarak kaldı.
Çünkü en derin gizemini açıklayamazdı...
Ve şehre döndüğünde, herkes onu karşılamaya geldi.
Adeta tek bir ses olarak ağlıyorlardı.
Ve şehrin yaşlıları ileri çıkıp şöyle dediler:
"Henüz gitme; bizi bırakma.
Bizim alacakaranlığımıza öğle ışığı oldun;
ve gençliğin, hayallerimize hayaller getirdi.
Sen aramızda bir yabancı, bir misafir değilsin.
Çok sevdiğimiz oğlumuzsun...
Gözlerimiz, senin yüzününü görememenin açlığını
ve acısını yaşamasın."
Ve rahiplerle rahibeler konuşmaya başladılar:
"Denizin dalgalarının bizi ayırmasına,
aramızda geçirdiğin yılların bir anı olmasına izin verme.
Aramızda bir hayalet gibi yürüdün ve gölgen,
yüzümüze düşen bir ışık oldu.
Seni çok sevdik; ama sevgimiz
sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı.
Ama şimdi sana yüksek sesle haykırılıyor;
sevgimiz önüne seriliyor.
Hep yaşandığı gibi, ne yazık ki sevgi kendi derinliğini,
ayrılma anına kadar anlıyamıyor..."
Diğerleri de ona yalvardılar; ama o hiç cevap vermedi.
Sadece başını önüne eğdi ve ona yakın duranlar,
göğsüne düşen göz yaşlarını gördüler.
Sonra, kalabalıkla birlikte
tapınağın önündeki meydana doğru yürüdüler.
Ve mabetten Almitra adında bir kahin kadın çıktı.
Ve o, kadına sonsuz bir şefkatle baktı;
çünkü daha şehirdeki ilk gününde onu bulan
ve inanan bu kadın olmuştu.
Ve kadın onu selamlıyarak konuşmaya başladı:
"Tanrının sevgili kulu,
son noktayı keşfedebilmek için
uzun zamandır uzakları gözlüyor, gemini bekliyorsun.
Ve şimdi gemin burada, sen de gitmelisin.
Anılarındaki ülke ve büyük dileklerinin mekanı için
duyduğun hasret çok derin.
Ve ne sevgimiz seni bağlıyabilir,
ne de sana olan ihtiyacımız seni tutabilir.
Ancak bizden ayrılmadan önce bizimle konuşmanı
ve bize gerçeği anlatmanı istiyoruz.
Ve biz onu çocuklarımıza,
onlar da kendi çocuklarına aktaracaklar
ve o hiç bir zaman yok olmayacak...
Yalnızlığında bizim günlerimizi gözlemledin ve
uyanıklığında, bizim uykumuzun hıçkırıklarını
ve kahkahalarını dinledin.
Şimdi bizi bize aç ve doğumla ölüm arasında
yer alanlardan sana aşikar olanları bize de anlat."
Ve o cevap verdi:
"Orphales halkı,
tam şu anda ruhlarınızda devinmede olandan öte,
size neden bahsedebilirim?"

 

SEVGİ


Bunun üzerine Almitra, "Bize sevgiden bahset..." dedi.
Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.
Ve yüksek bir sesle konuşmaya başladı:
"Sevgi çizi çağırınca, onu takip edin,
Yolları sarp ve dik olsa da...
Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...
Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...
Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...
En yükseklere uzanıp, Güneş'le
titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...
Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...
Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...
Sevgi bütün bunları,
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzzünü yaratır...
Ancak korkunun kıskacında,
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adım atın...
Adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...
Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...
Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...
Sevdiğinizde, "Tanrı benim kalbimde," yerine,
Şöyle deyin, "Ben kalbindeyim Tanrı'nın ..."
Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...
Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...
Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...
Erimek ve akmak,geceye şarkılar sunan bir dere misali,
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...
Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...
Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...
Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla..."

 

 

BERABERLİK

 


Sonra Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?"
Ve o cevap verdi:
"Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi
dağıttığında da beraber olacaksınız.
Siz Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.
Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.
Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...
Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın,
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında
hareket eden bir deniz gibi olsun.
Birbirlerinizin bardaklarını doldurun;
ancak aynı bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylaşın; ama
birbirinizinkini yemeyin...
Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun;
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...
Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrıyabilir...
Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,
birbirinin gölgesi altında büyüyemez."

 

 

ARKADAŞLIK


 

 

Ve bir genç, şöyle dedi: "Bize arkadaşlıktan bahset."
Ve o cevap verdi:
"Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
O sizin sofranız ve ocakbaşınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.
Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.
Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,
dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...
Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.
Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan yakalanır.
Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,
meddini de bilmesine izin verin.
Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mi?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.
Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.
Ve arkadaşlığın hoşluğunda,
kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde,
yürek sabahını bulur ve tazelenir."


 

 

EĞİTİM

 

 

 

Sonra bir öğretmen, "Bize eğitimden bahset." dedi.
Ve o cevap verdi:
"Hiç kimse size, içinizdeki bilginin şafağında halen
yarı uykuda olandan bir zerre fazlasını açıklayamaz.
Takipçileri arasında mabedin gölgesinde
yürüyen bir öğretmen, size bilgeliğini değil
sadece inancını ve sevgisini verebilir.
Eğer gerçek bir bilgeyse,
bilgeliğinin evine davet etmek yerine,
sizi kendi aklınızın eşiğine doğru yönlendirir.
Bir astronomi bilgini,
size uzayla ilgili anlayışından bahsedebilir
ama anlayışını size veremez.
Bir müzisyen her yerde var olan ritimlerle
bir şarkı söyleyebilir;ancak ne ritmi yakalayan kulağı,
ne de onu ekolayan sesi size sunabilir.
Ve semboller ilminde usta biri,
size simgesel alanlardan söz eder,
ama sizi oralara taşıyamaz.
Çünkü bir kişinin sahip olduğu ilham,
kanatlarını başka birine ödünç veremez.
Ve nasıl herbiriniz Tanrı'nın bilgisinde özgün
bir yere sahipseniz, sizin de Tanrı'yı kayrayışınız
ve dünyayı anlayışınız tek başınıza ve size özel olacaktır."

 

 

KURALLAR




Sonra bir avukat, "Bize kurallardan bahset..." dedi.
Ve o cevap verdi:
"Siz kurallar koymayı çok seversiniz,
Ama kuralları bozmayı daha çok seversiniz.
Tıpkı okyanus kıyısında sabırla kumdan kuleler yapan,
sonra da kahkahalarla onları deviren çocuklar gibi.
Ancak siz kumdan kulelerinizi yaratırken, okyanus
kıyıya kum taşımaya devam eder.
Ve siz onları yerle bir ederken, okyanus da sizinle birlikte güler.
Gerçekten de okyanus, daima masum olanla beraber güler.
Fakat yaşamı bir okyanus ve insanların koyduğu kuralları kumdan
kuleler olarak görmeyen kişiler için ne diyebiliriz?
Onlar için yaşam bir kaya, ve kanun bu kayayı kendi isteklerine göre
oyup şekillendirmek için kullanacakları bir keski gibidir.
Dansçılardan nefret eden yeteneksiz biri için ne diyebiliriz?
Veya boyunduruğundan hoşnut olup, ormanındaki geyiği başıboş
bir serseri olarak yargılayan bir öküz için?
Peki, derisini dökemediği için, diğerlerini çıplak ve ahlaksız
olarak niteleyen yaşlı bir sürüngene ne demeli?
Veya bir düğün şölenine erkenden gelen, iyice karnını doyurduktan
ve yorulduktan sonra, yemekleri ve eğlenceyi kötüleyen biri için?
Bunlar hakkında söyleyebileceğim tek şey, hepsinin güneş ışığı
altında oldukları halde, Güneş'e sırtlarını dönmüş olduklarıdır.
Onlar salt kendi gölgelerini görebilirler ve bu gölgeler, onların kanunları olur.
Ve onlar için Güneş, bir gölge yaratıcısından başka ne olabilir ki?
Ve onlar için kurallara uymak, başlarını yere eğip, toprak üzerindeki
gölgelerini izlemekten başka bir şey değildir.
Ancak yüzünü Güneş'e çevirmiş olanlarınızı, toprak üzerine
çizilmiş imajlar durdurabilir mi?
Eğer rüzgarla yolculuk ediyorsanız, hangi rüzgar gülü yönünüzü çizebilir?
Eğer boyunduruğunuzu kırarsanız, ama başka birinin hücresinin
kapısında değil, hangi kanun sizi sınırlayabilir?
Ve eğer dans ederseniz, ama başka birinin zincirlerine takılıp
sendelemeden, hangi kanun sizi korkutabilir?
Orphalese halkı, davulun sesini boğabilir, bir lirin tellerini
gevşetebilirsiniz,ama bir tarla kuşuna şarkı söylememesi
için kim emir verebilir ki?"
Konuşma
Ve bir öğrenci, "Bize konuşmadan bahset" dedi.
Ve o cevap verdi:
"Siz konuştuğunuzda,düşüncelerinizle
barış içinde olmayı terk edersiniz;
Ve kalbinizin ıssızlığında daha fazla kalamadığınızda,
dudaklarınızla yaşamaya başlarsınız.
Ses sizin için bir eğlence, bir zaman geçirme aracı olur.
Ve konuşmalarınızın çoğunda,
düşünce yarı yarıya katledilir;
Çünkü düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir;
kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçamaz.
Aranızda bazıları,
yalnızlığın korkusuyla konuşkan birini ararlar;
Çünkü, tek başına olmanın sessizliği, gerçek ve çıplak
kendilerini gözleri önüne serer,ki onlar bundan kaçarlar.
Ve konuşmayı seven bazılarınız vardır ki, bilgisizce ve
önceden düşünmeden, kendilerinin bile anlamadığı
bir gerçeği ifşa edebilirler.
Ancak bazılarınız ise içlerinde gerçeği taşır,
ama onu kelimelerle dile getirmezler.
Böylelerinin sinelerinde ruh,
ritmik bir sessizlik içinde dinlenir.
Bir arkadaşınızla karşılaştığınızda, ruhunuzun
dudaklarınıza doğru hareket etmesini
ve dilinizi yönetmesini sağlayın.
Sesinizin içindeki sesin,onun kulağının
içindeki kulağa seslenmesine izin verin;
Çünkü onun ruhu,sizin kalbinizin
gerçeğini saklayacaktır;
Tıpkı kadeh boşalıp, rengi unutulsa bile,
şarabın tadının ağızda kalması gibi..."


 

 

KENDİNİ BİLİŞ




Ve bir adam şöyle dedi: "Bize kendini bilişten bahset."
Ve o cevap verdi:
"Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir.
Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.
Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz.
Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz.
Ve böyle de olması gerekir.
Ruhunuzun saklı kaynağı yükselmeli ve çağıldayarak denize doğru koşmalı;
Ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.
Ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın;
Ve bilginizin derinliğini değnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın.
Çünkü kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir.
'Tek doğruyu buldum' değil, 'Bir doğruyu buldum' deyin.
'Ruha giden yolu buldum' değil,
'Kendi yolumda yürürken ruhu buldum' deyin.
Çünkü ruh, her yolda yürür.
Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür;
ne de bir kamış gibi dümdüz büyür.
Ruh, sayısız taç yaprakları olan
bir lotus çiçeği gibi açılır."

 

 

 

VERMEK




Sonra, varlıklı bir adam konuştu: "Bize vermekten bahset."
Ve o cevap verdi:
"Sahip olduklarınızdan verdiğinizde,
çok az şey vermiş olursunuz;
Gerçek veriş, kendinizden vermektir.
Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir
diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?
Ve yarın, kutsal şehre giden hacıları takip ederken, kemiklerini,
iz bırakmayan kumlara gömen fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?
Ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka birşey değil midir?
Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,
tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?
Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler, bunu
gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,
ki bu da armağanlarını yararsız kılar.
Ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler.
Bunlar hayata ve hayatın definesine inananlardır,
ve kasaları hiç boş kalmaz.
Bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür.
Bazıları ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.
Ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,
ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;
Onlar, şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler.
Böyle kişilerin ellerinde Tanrı dile gelir ve
onların gözlerinden Tanrı, dünyaya gülümser.
İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir; fakat
istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.
Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,
veriş olayından daha fazla sevinç getirir.
Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?
Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.
Öyleyse şimdi verin ve vermenin hazzını
mirasçılarınız değil siz yaşayın..
Çoğunlukla şöyle dersiniz:
'Vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'
Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür,
ne de çayırdaki sürüler.
Onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yaşayabilsin diye verirler.
Herhalde kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden
bir kişi, sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.
Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,
sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.
Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve
güvenden daha büyük bir değer var mıdır?
Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak
gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da
onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını
utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?
Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve
verme olayında bir aracı olarak görün.
Çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır
ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,
sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.
Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz,ne kendinize
ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,
hiç bir minnet hissi taşımayın.
Bunun yerine, armağanları kanat yaparak,
verenle beraber yükselin;
Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,
annesi özgür yürekli dünya,
babası evren olan cömertlik olgusundan
şüphe etmek demektir..."

 

 

ACI



Ve bir kadın, "Bize acıdan bahset" dedi.
Ve o cevap verdi:
"Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.
Nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi Güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.
Ve eğer kalbinizi, yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,acınızın, neşenizden
hiç de daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;
Ve kırlarınızın üstünden mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de onaylayacaksınız.
Ve kederinizin kışını da, pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.
Acılarınızın çoğu sizin tarafından seçilmiştir.
Acınız, aslında içinizdeki doktorun, hasta yanınızı
iyileştirmek için sunduğu "acı" ilaçtır.
Doktorunuza güvenin ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;
Çünkü size sert ve haşin de gelse, onun elleri
"Görülmeyenin şefkatli elleri tarafından yönlendirilir.
Ve size ilacı sunduğu kadeh dudaklarınızı yaksa da,
O'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış kilden yapılmıştır."


 

 

HAZ




Şehri yılda bir ziyaret eden bir münzevi
şöyle dedi: "Bize hazdan bahset."
O, konuşmaya başladı:
"Haz bir özgürlük şarkısıdır,
Ama özgürlük değil...
Haz, arzuların tomurcuğudur,
Ama meyvesi değil...
Yükselişi çağıran bir derinliktir,
Ama ne derin, ne de yüksek olandır...
Kafestekinin kanatlanışıdır,
Mekanla sınırlanmış değildir...
Haz, aslında bir özgürlük şarkısıdır...
Bu şarkıyı tüm kalbinizle söyleyin,
Ama şarkıda kalbinizi yitirmeden...
Gençliğin büyük bölümü hazzı arar,
sanki haz her şey gibi; ama yargılanır
ve azarlanırlar.
Ben onları ne yargılar, ne azarlarım. Bırakın arasınlar...
Çünkü onlar arayışlarında yalnızca hazzı bulmayacaklar.
Hazzın yedi kız kardeşi vardır ve en küçükleri
bile hazdan daha muhteşemdir.
Bitki kökleri için toprağı kazarken hazine bulan
adamın hikayesini duymadınız mı?
Aranızda daha olgun olan bazıları geçmişte yaşadıkları hazları,
sarhoşken işlenen yanlışlar misali, pişmanlıkla hatırlar.
Fakat pişmanlık aklın bulutlandırılmasıdır, uslandırılması değil.
Onlar hazlarını minnetle anmalıdırlar, bir yazın sonundaki hasat gibi.
Yine de onları unutmak rahatlatıyorsa, bırakın rahat kalsınlar.
Arayanlar kadar genç, hatırlayanlar kadar yaşlı
olmayanlar ise, ruhun gereklerini ihmal etmek veya
kabahat işlemek korkusuyla hazdan sakınırlar.
Fakat onları da yönlendiren hazdır;
bitki kökleri için toprağı titreyen ellerle
kazsalar bile onlar da hazineyi bulurlar.
Söyleyin bana, onlar kim ki ruhu gücendirsinler?
Bülbül gecenin sessizliğini veya ateş böceği
yıldızları gücendirebilir mi?
Ve sizin ateşiniz veya dumanınız rüzgara yük olur mu?
Nasıl olur da ruhu, bir çomakla karıştırabileceğiniz
sakin bir havuz gibi algılayabilirsiniz?
Çoğunlukla, hazzı reddettiğinizde asıl yaptığınız,
varlığınızın gizli yerlerinde arzuyu depolamak olacaktır.
Bugün ihmal edilenin yarını beklemediğini kim bilebilir?
Ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir.
Ve güzel müzik veya anlaşılmaz
sesler çıkarmak size kalmıştır.
Şimdi kalbinize sorun:
'Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?'
Kırlara, bahçelere çıkın; öğreneceksiniz ki çiçeklerden
bal toplamak arının hazzıdır; balını sunmak ise çiçeğin...
Çünkü arıya göre çiçek yaşamın kaynağıdır.
Ve çiçek için arı sevginin ulağıdır.
Ve ikisi için ise, hazzın verilmesi ve alınması
bir gereksinim ve bir vecddir...
Hazlarınızda arılar ve çiçekler gibi olun..."

 

 

 

HAZ VE ISTIRAP




Sonra bir kadın konuştu:
"Bize haz ve ıstıraptan bahset."
Ve o cevap verdi:
"Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir.
Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu,
sık sık gözyaşlarınızla dolar.
Başka türlü olabilmesi mümkün müdür?
Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.
Ve şarabınızı taşıyanla, çömlekçinin fırınında
yanan aynı kadeh değil midir?
Ve sesi ruhunuzu okşayan lavta, daha önce
bıçaklarla oyulan tahtayla bir değil midir?
Kendinizi neşeli hissettiğinizde
kalbinizin derinliklerine inin.
Fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmuştu.
Üzgün öldüğünüzde, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir şey için ağlıyorsunuz.
Bazılarınız, "Haz, ıstıraptan daha anlamlıdır" der;
diğerleri ise, "Hayır, ıstırap daha anlamlıdır".
Bense, ikisi birbirinden ayrılamaz, diyorum.
Onlar beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanızda otur

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

SİTEDEKİ SUNUMLARIN SOSYAL PAYLAŞIM BUTONLARI DIŞINDA YÖNTEMLERLE PAYLAŞIMI İZİN GEREKTİRİR!

BİZE VERMEKTEN BAHSET

kosedekigolge_halil cibran yazıları

"sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz;

Gerçek veriş, kendinizden vermektir.

Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye

saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

Ve yarın, kutsal şehre giden hacıları takip ederken, kemiklerini,

iz bırakmayan kumlara gömen fazla uyanık bir köpeğe ne getirebilir?

Ve ihtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir?

Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak,

tatmin olamayan bir susuzluk göstermez mi?

Çok fazla şeye sahip olup, çok az verenler,

Bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar,

ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

Ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler.

Bunlar hayata ve hayatin definesine inananlardır ve kasaları hiç boş kalmaz.

Bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür.

Bazıları ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.

Ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler,

ne sevinç ararlar, ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar;

onlar, su vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler.

Böyle kişilerin ellerinde tanrı dile gelir ve onların gözlerinden tanrı,

dünyaya gülümser.

İstendiği zaman vermek güzel bir davranış olabilir;

 fakat istenmeden, ihtiyacı hissederek vermek çok daha anlamlıdır.

Ve cömert olan için, verecek kimseyi aramak,

veriş olayından daha fazla sevinç getirir.

Vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi?

Sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

Öyleyse simdi verin ve vermenin hazzını mirasçılarınız değil siz yaşayın..

Çoğunlukla söyle dersiniz: 'vereceğim, ama hak edeni bulabilirsem.'

Ne koruluktaki meyve ağaçları böyle düşünür, ne de çayırdaki sürüler.

Onlar, saklandığında çürüyecek olanı, yasayabilsin diye verirler.

Herhalde kendisine günler ve geceler verilmesini hak eden

Bir kişi, sizden gelebilecek şeyleri de hak eder.

Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan,

Sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği

cesaretten ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak

gururlarını korunmasızca ortaya seriyor,

sonra da onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını

utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve

verme olayında bir aracı olarak görün.

Çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır

ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde,

sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz, ne kendinize

ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için,

hiç bir minnet hissi taşımayın.

Bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin;

Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak,

annesi özgür yürekli dünya,

babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir..."

(Khalil GiBRAN - Halil CİBRAN)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

SİTEDEKİ SUNUMLARIN SOSYAL PAYLAŞIM BUTONLARI DIŞINDA YÖNTEMLERLE PAYLAŞIMI İZİN GEREKTİRİR!

EPİKTETOS

 

Takribi 20 yüzyıldan beri târihin ‘Epiktetos’ olarak tanıdığı filozofun

gerçek ismi bilinmiyor, bundan sonra da bilinmeyecek.!

Epiktetos bir isim değildir, bu sözcük ;

Satın alınmış adam, köle, uşak demektir. !

Bu zât târihteki en büyük adsızlardan birisidir..!

M.S. 50-130 yıllarında yaşadığı sanılmaktadır.!

Milâttan sonra 50-60 yıllarında Phrygia'da Hierapolis'te doğduğu söylenen

eski Yunan filozofudur.!

Çocukken Roma'da imparator Neron'un azatlısı Epaphroditos'a satılmış bir köleydi. 

Asıl adı bilinmiyor ve Yunanca "satın alınmış adam - köle - uşak"

anlamında "Epiktetos" ismini taşıyor.! 

Epiktetos, Roma'da felsefe okuma imkânı bulmuş,

kölelikten kurtulunca, felsefe öğretmenliği yapmış, 

90-94 yıllarında Roma İmparatoru Domitianus bütün filozofları ülkeden kovunca, 

Nikopolis'e geçmiş orada Stoik felsefe ilkelerini öğretmeye başlamıştır. 

Yokopolis'te yokluk içinde yaşamış ve burada ölmüştür.! 

 Felsefesi : Tanrıya güvenmek, Vicdân sesini dinlemek,

insânların kardeşçe yaşamalarını esasına dayanmaktadır.!  

 "İkibin yıllık bu felsefe ; özde, HANÎF DİN, İbrahim milletinin tarifidir.!"   

*Bütün felsefesini iki kelimeye sığdırmıştı:

Katlan, mahrum ol.!

 Yâni acıya da, hırslara meydan vermeden, yüksek fedakârlıkla her şeye katlan.!

Görülen şey ve olayları boş kabul et, bunları yapma

ve bu yüksek ahlâkı alçak gönüllülük ile ; susarak yap.!

 Felsefe ile uğraşıyorum !” Deme ; “Kendimi kurtarıyorum” de..!

 Epiktetos, diğer filozoflarca İtalya’dan kovulunca,

Yunanistan’a giderek orada bir okul açtı. Bir şey yazmadan sözlü öğreti yaptı. Öğrencilerinden biri olan İzmitli Adrianus onun verdiği derslerindeki konuşmalarını topladı ve sekiz bölüm olarak yayınladı. Bunlardan dördü sonradan kayboldu.

Konuşmalarından onun bütün felsefesini özetleyen

Düşünceler” – “Epiktetos El Kitabı” adıyla küçük bir kitap meydana geldi.!

*

Bu eseri ilk defa Sn. Prof. Burhan TOPRAK beyefendi 1937 yılında Türkçeye çevirmiştir

Bu başucu kitabını  başucunuzdan ayırmadan;

 ölünceye kadar okuyup uygulamaya çalışın.!

Epiktetos eseri yurt dışındaki üniversitelerin felsefe derslerinde okutulmaktadır.! 

                                                                          *

SOHBETLER -1

*Dünya değirmen taşıdır, buğdayı yani insanı un yapar. Tanrılar yesin diye..!

 

*İnsan benliğinden geçip acılarında mutlu olursa, dünya ona cennettir.!

 

*Dünya, seni kâmil olman için acılarla yoğurur..!

 

*Tanrı, erdem ve hikmetini acılarla sunar, geri çevirme..!

 

*Tanrısal adalet acılarda saklıdır, sığ değil de derin düşün..!

 

*İnsanlara oynayacağı rolü dağıtan Tanrıdır, olayları geldiği gibi kabul eden mutludur.!

 

*Başına gelen olay senin istediğin gibi değilse, Tanrının istediği gibidir ;

şu hâlde kendine sor “O”nun mu yoksa kendinin mi mutluluğu önemli..!

Tanrı’ya yapacağın hizmet “O”nun mutlu olmasıyla kabul olmaz mı ?

 

*Başına gelenleri kabul ederek sev ya da severek kabul et.!

O zaman kendi gerçek yüzün ile yüzleşirsin.!

 

*Senin kendin için istediğinin,

Tanrının senin için istediğinden daha üstün olduğu yanılgısına düşme..!

 

*Sana verileni emanet olarak al.! Bir gün geri vereceğini düşünerek kabul et..!

Elinden geri aldılar mı mutsuz olmazsın..!

 

*Dünya geçici bir konaklama yeriyse, her nefes ayrılık rüzgarı esmiyor mu ?

 

*İç âleme uyurken değil de uyanmış olarak dönmeye çalış.!

 

*Özünden haberi olmayanın, gözünün ne gördüğünden de haberi yoktur.!

 

*Sana sunulan ikramda ne varsa onu al, fazlasını isteyip azma.!

 

*Hırs ve arzularını uzağa gönderme.!

Ölümün geldiğinde oraya o hırslarla dönmekten kaçın.!

 

*Sen ne istiyorsan, nasibinde ne varsa seni bulur.!

Dünyadan isteyene buradan, ahiretten isteyene yarın da oradan verilir.!

 

*Tanrı sofrasına oturmak isteyen, kendini nefsi ile burada sınamalı..!

Aç gözlü, hırslarının tutkunu, dünya ehlinin o sofrada yeri yoktur.!

Tanrının sofrasına ancak insan-ı kâmil olan Âdemler ; yâni erenler oturabilir.!

 

*Sana burada maddeden ne verilirse verilsin ona temayül etmez de özünü istersen, 

o zaman Tanrı seni kendi Âdemiyet tahtına oturtur.!

O tahta oturanlar Erenlerdir.!

 

*Tanrı, sen kabul etsen de etmesen de Erenleri’yle hüküm sürmektedir.!

Ezelde ne varsa ebede kadar gitmek için o gerçekler yola çıkmışladır.!

Ezeldeki yasa, ebede kadar değişmez ki.!

 

*Senin lâmban beni aydınlatmaz, benim lâmbamın seni aydınlatmayacağı gibi.!

Her insan kendi gönül mabedinden yaktığı ışık kadar içinden aydınlanır.!

İçini bilip görmeyenlere kör dendi..!

 

*Kendi tohumunu iyi sakla,

zamanı gelince çok iyi bir toprağa ek ki

çıkacak ağaç senden bile yüce olsun.!

Tohumun özlü olursa, ağacın da sözlü olur..!

*Kendini her acı olayda telkin edene hiçbir acı zarar veremez.!

Acılardan kaçma, üstüne git de onlar senden kaçsın..!

Mutluluğun ne olduğunu ancak böyle anlarsın.!

 

*Uyan.!

Önce, dünyada elinde olanlarla olmayanları ayır; hayatını buna göre yaşamaya çalış.

 

*Senin elinde olanlar sana ait hür olarak kullanacaklarındır.!

Başkasına verilenleri isteyip,

zorla elde etmeye kalkarsan hürriyetin biter ve esirliğin başlar.!

 

*Hür kalmak istersen,

seni esir durumuna düşürecek hırs ve açgözlülüğü kendinden uzak tutman gerekir.!

 

*Dünyadan elde ettiğin her büyük nimet için bir hırsa ihtiyacın var,

bu hırsın sana istediğini elde ettirir ama

asıl görmediğin özünden fire verdirerek, bunu düşün.!

Her elde ettiğin maddenin senin ruhun ile alışverişini de azalttığını,

biraz daha onunla irtibatını kestiğini unutma..!

 

*Gerçeği hayal ile değişenin elinde son nefeste ne kalır ki ?!

 

*Her hareketinde ölçülü ve sabırlı ol.!

Acele yaptıklarında hataların saklıdır, olay bitince geri dönüş yoktur.!

Her şeyin ölçüsü onun kararıdır.!

 

*Hayatında olan her şeyi kendine yüzleşerek anlat ve idrak et.!

Ne için neyi kullanıyorsan onun sendeki yerini anla,

onu bir gün yitireceğini bil ve kendini buna hazırla.!

Sonunda kullandığın her şeyin  seni yitireceğini kabul edersen

hiçbir acı seni üzemez.!

 

*Her bulunduğun eylemi düşünerek ve bilerek yap.!

Akıl, doğru ile yanlışı ayırt etmek için sana verildi,

her adımında onu özüne danışarak kullanmayı ihmal etme.!

 

*Başına gelenden başkasını mesûl tutma.! 

Neticede muhatap sen olduğuna göre, olanın müsebbibi de sensin demektir.! 

Kendini, yaşadığı acılarda tamir eden bahtiyardır.!

 

*Başına gelen her şeye bilerek, bilinçli eyvallah diyenin, mânâ gözü açılır.!

Gerçek mutluluk acılarda saklı olmasaydı kalp/mânâ gözü nasıl açılırdı ki.?!

 

*Hiçbir şeyden korkma, kendi özünü dinleyip yaşıyorsan.!

Kalpte saklı ruhun, Tanrı adına seninle konuşur, 

Yüce Tanrı’ya tercüman senin özündür,

her dem seni Ona tercüme eder.!

 

*Cesaret korkunun, tokgözlülük açlığın, sabır küfrün ilâcıdır.! 

Onları yenmek isteyen iyi haslet sahibi olursa kurtulur.! 

Nefsin boş vesvesesi seni korkutmasın.! 

 

Bu dünyanın imtihan yeri olduğunu unutma emi.!

 

Şeytan boşuna izin almadı.! 

Sahi, beş bin yıl önce de, iki bin yıl öncede, şimdi de aynı şeytan değil mi ?!

Sınama zaman ve şartlara göre değişir ;ama ortadan kalkmaz ki.!

 

*Hiçbir insan hiçbir şeyi kaybetmez.!

Sadece ona verileni geri vermek zorunda kalır.!

Hiç boşuna dert etme en sonunda sana verilen canı da geri vereceksin.!

 

*Felsefede derinleşmek istersen, ruha talip oldun demektir.!

O zaman dünya ve onun kirli malından geçmen lâzım.!

Ruhtan beslendikçe, dünyalık malından bedelini ödersin

üzülme arınma zaten başka türlü olmaz ki.!

Bedeli ödenmeden bir şey almak için çapulcu eşkıya olmak gerekir

yani sırf nefs.!

 

*Felsefede derin ol da sana varsın aptal desinler.!

Perde kalkınca çok kişi tükürdüğünü olmayan diliyle yalamaya çalışır.!

Kendini kendin bil, senin durumun başkasını ilgilendirmez,

kişi kendini hem kurtarır hem de batırır.!

 

*Yakınlarının mutluluğunun senin fedakârlığına bağlı olduğunu unutma.!

Ne kadar fedakârlık yaparsan o kadar mutlu olurlar.!

Aslında bu mutluluk senin sırtından kazanılmış geçici,

asla kalıcı olmayan mutluluktur.!

Her insan kendi kendini mutlu etmesini öğrenirse ;

işte o zaman dünyada başkalarının sırtına binip

kendini mutlu bir şekilde taşıtan asalak,

ne de kötülük yapan biri kalmamış olacaktır.!

 

*Bilgiç geçinme, el elden üstündür.!

Başkası seni büyültse bile sen kendini küçült.!

Hakikat kapısının anahtarı tam tevazudur (alçakgönüllülük).!

Tevazu dıştan yapılan nefsani gösteriş değil,

kâlpten duyularak yapılan has ibadettir.!

Zîrâ, Tanrı denen Ruh, toprak insanın kâlbinde oturmuyor mu ?!

Demek ki “O”nun dediğini yapanlar kurtulacak.!

*Ağlayanla beraber ağla, gülenle beraber gülme.!

Bundan ibretle bir ders al, kendini boşa yıpratma.!

Herkesin belâsı kendine yeter, başkasına değil.!

Gülme ; çünkü dünya gülünecek kadar komik bir yer değil.! 

Bunu anlamak istiyorsan açlıkla, hastalıkla,

yoklukla sefalet çekenleri ve ölenleri nefsine göstermen kâfidir.!

Zenginlerin süsü ve serveti seni aldatmasın,

onlarda bir gün varlıklarını bırakmak zorunda kalacaklar.!

Ne kadar zor ve acı bir durum, mânâdaki asıl varlığı kazanmayanlara.!

 

*Hayâttaki rolünü iyi oyna, hakkını ver.! Hakkını verenin hakkını verirler.!

 

*Acılar bana mutluluk habercisidirler.!

Ruhum içimde oldukça ben tüm acıları mutluluğa çeviririm.!

Bilirim ki RAB bim acılarda benimle bana yardımcıdır.!

 

Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.!(Kur’an : 50/16.)

 

*Ölümü her an hatırla ki başka acılar onun yanında hiç kalır.!

*

*Filozof olmak isteyen kendini deli gömleği giymeye hazırlasın.!

Alçakların içinde yükseğin değeri olmaz ki.!

 

*Filozofların değeri yaşadıkları çağlarında değil,

onlar buradan ayrıldıktan sonra ortaya çıkar.!

Onlar çağın ilerisindeki idrak’e sahiptirler.!

 

*Filozoflar gelecek çağın öncü habercileridir.!

Onları kızmadan anlamaya çalışın.!

 

*Tanrının insanlara en büyük hediyesi ;

Ruh, Nebiler, Velîler ve gerçek filozoflardır.!

 

*Her insan filozof olamaz.! 

Filozof olmak için yüksek bir ruh ve ona bağlı olarak derin bir görüş ve 

mutlak insanlığın tamamını ayırt etmeden aşkla hizmet sevgisi gerekir!

 

*Seni küçük düşürecek olan maddi yoksulluğun değil,

açgözlü oluşun ve hırslarındır.!

 

*Ruhunun yüksekliğini yansıtan kişi asla küçük düşürülemez.!

 

*Rezaleti hırs ve açgözlülükte peşin satın alma.!

Kararında aceleci davranma, çok iyi düşün öyle karar ver.! 

Yine, rezaleti taksitle de satın alma.!

Hırsların seni ufaktan başlayıp büyüdüğünü göstermeden

alıştıra alıştıra altına alır fark edemezsin.!

Nefsin tamahından uzak duran, özüne yakın olur.!

Son nefeste ya rezilliğin ya da vezirliğin ortaya çıkar.!

Küçük rezillik burada, büyüğü ise kendini oraya saklar unutma.!

 

O gün herkes birbirinden kaçar.!(Kur’an: 80/34,35,36.)

 

*Gücüne göre iş yüklen.!

Kendini bilen taşıyacağı yükün altında ezilmez.!

 

Biz kimseye gücünün aşan iş yüklemeyiz” âyeti boşuna inmedi.!

(Kur’an: 6/152.-23/62.-2/286.)

 

*Gerçeklerin hafifliği varken, dünyanın kirli ağırlığı altında ezilme.!

 

*Kendi hakikatini sezen dış dünyanın değil de

iç dünyanın zenginliğini kazanmaya çalışır.!

Ya madde adamı ya da mânâ âdemi olacaksın.!

 

*Tanrı yolundaki örfleri yaparken

kendi gücünün üstünde gösteriş için israf yapma, Tanrıyı kimse kandıramaz.!

Sen bunları yaparken “O” dıştan değil

içindeki kalbinden görüyor ve biliyor unutma.!

 

*Dinin temeli safiyettir, iman saflıkla Tanrıya bağlanmadır;

içten pazarlıkla değil.!

 

*Bulunduğun ortamda boş sözler konuşuluyorsa;

sohbeti, yapabiliyorsan erdem üzerine çevirmeye çalış.!

Eğer yabancılar içindeysen hiç konuşma, orayı terk etmeye çalış.!

 

*Boş sözlerin konuşulduğu ortam nefsi doyurur,

Ruhu aç bırakır.! Ya Ruh âdemi ol, ya da nefs adamı.!

 

*Seni hakikatle doldurmayan her ortamdan uzak dur, yaklaşma.!

Boş sözler seni yakacak gaflet ateşidir.!

Son nefeste pişmanlık fayda verir mi..?

 

*Hiçbir şey için yemin etme.!

Zorda kalırsan yine de etmemeye çalış.!

Sözünden emin olunan adamdan yemin etmesi istenmez.!

Sözünden “emin” olunan Resûl gibi olmaya çalış.!

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

SİTEDEKİ SUNUMLARIN SOSYAL PAYLAŞIM BUTONLARI DIŞINDA YÖNTEMLERLE PAYLAŞIMI İZİN GEREKTİRİR!

Radyo Köşedeki Gölge

menü -köşedeki gölge hazan bey
kÖŞEDEKİ gÖLGE MEDİA PLAYER


Köşedeki Gölge HazaNBey



28/05/2007 İTİBARI İLE

KÖŞEDEKİ GÖLGE BLOGCU HTML Hit CounterSAYFA
HTML CounterIP İLE
ZİYARET EDİLMİŞTİR
İSTATİSTİKİ VERİLER
HER 5 DK.DA GÜNCELLENİR

İskenderun Anlık Hava Durumu
Köşedekigölge HazaNBey




Bu Blog Bir HazaNBey Tasarımıdır
Köşedeki Gölge Google İstatistiki bilgiler
© 2008 KöşedekiGölge

Mail Adresimi Windosw Live Kişi Listenize Ekleyin

<
Sigara İLe Savaşanlar Vakfı - Bu Sitede Sigara İçmek Yasak Map IP Address